22 Mart 2016 Salı

Tembellik Hakkımı Kullanamadığım Bir Tatil Günü Daha

Ben ne zaman tatil günlerimi tembellik ederek, sıradan günlük işler yaparak geçireceğimi gerçekten merak ediyorum.
Evlendiğimiz ilk yıl çok güzeldi. Sanki çok dersim varmış gibi işlerimi ve ödevlerimi hafta sonlarına bırakırdım ama hepsinide yapardım hani.
O sene the walking dead, the big bang teory ve black mirror ile okan'ı seyrederdim. Sen bana çokokrem alırdın kaşıkla yerdim. O zamanlar ödevlerimde yardım ederdin. Zaten hep ödevlerimde yardım ettin. Bazen diyorum ya sen aynı anda radyo televizyon, çocuk gelişimi ve okul öncesi öğretmenliği okudun. Cidden öyle...
Çok özledim senli huzurlu, sohbetli günlerimizi. Ben yine o günlere dönsen yine dengesizlikler etsem ve bol bol sohbet etsek. Sahi sen nasıl bu kadar sabırlısın?
Şu an sabah haberleri var. Kahve ve sigara içiyorum bir yandan sana yazıyorum. Sütü kaynatıp mayaladıktan sonra betül'e gitmek istiyorum ama sanırım yapmayacağım. Ortalığı bari toplasam iyiydi. Neyseki yemek var. Öğrenciden gelince ikimiz yesek. Ben hiçbir şeyden korkmasam. Sonra çay içerek sohbet etsek. Biliyorum bunların hepsini benimle yaparsın sen. Ama bende bir tuhaflık var hep kırık, hep eksik, hep yamuk.
İyi ki sen varsın BİDENEM

21 Mart 2016 Pazartesi

Dayanılmaz Tatil Günleri

İki kıştır pazartesi salı günleri tatil yapıyorum. Bir tür jetlak yaşasam da iki gün üst üste hele hafta içi izin yapıyor olmayı çok seviyorum. Kitap okumak, televizyonda inatla iyi bir program aramak, yemek yapmak, temizlik gibi günlük, sıradan işleri bile senin odanın içinde olduğunu biliyor olarak yapmak hem huzur, hem güven verdi hep. Tıpkı bu gün gibi....
Tembelliğe saygı duyarak çalışkan ama en önemlisi senli tatillere canımın içi

20 Mart 2016 Pazar

Senli Sayfalar Biriktirdim

Dört yıl önce bu gün günlerden perşembeydi. Okulda ateş yakmıştık sonra eve gelmiş sana anlatmıştım olanları. Ne güzel dinlemiştin, ne güzel yorumlar yapmıştın ve ne güzel sohbet etmiştik ardından. O vakitler geç yatardım ben seninle film seyretmek, sohbet etmek, çay muhabbeti etmek çok hoşuma giderdi. O zamanlar tek sevmediğin şey sohbetin en koyu anında gecenin bi vakti gelen telefonlardı.
Ertesi yıl yani 2013 yılında ise ben bu gün o aşırı rüzgarda yatmış doctor who seyrediyordum. Yine ara ara yanına geliyor seninle çay ve sigara içiyor senin seyrettiğin kanalı görüyor, reklam çıkınca yanındaki kumandayı alıp zaping yapıyordum. Ardından kalkıp yatağa gidiyordum. Ve sen her seferinde alaycı bir gülümseme ile beni yatırıyor, öpüyor ve yorganımı düzeltiyordun. Ben yatıyor olmama gülüyorsun sanırdım. Meğer her akşam tekrarladığım yataktan kalkıp, sigara yakıp, çayı doldurup, yanına oturduktan sonra kumandayı alıp hiç seyretmeyeceğim bir kanalı açıp kumandayı koltukta bırakmama gülüyormuşsun. Bunu bile bi akşam aynı ritüeli gerçekleştirirken kahkaha atarak söylemiştin. Ne kadar anlayışlı, ne kadar pozitif bir insansın sen! Benim gibi tuhaf birine bile nasıl böyle yaklaşabiliyorsun...
2014 yılında ise bu gün down sendromlar günü yürüyüşüne katılmıştım. Biz hep ötekilerin yanında olduk. Akşam yine bu günü konuşmuştuk seninle.
İlginç çok ilginç. Geçen yıl bu gün ne yaptığımı hiç hatırlamıyorum. Eminim derslere girdim, yoğun bir gündü lakin sonra ne oldu hiç bilmiyorum. Ders bitince eve gelmişimdir. Kafamda bi yığın planla. Seninle yemek yemişizdir ve çay sigara içip yatmışımdır. Ama hiç biri net değil. Neden unuttum bilmiyorum.
Ve bu gün. Bu gün içimde göğsümde yumruk kadar bir demir kütle ile uyandım. Bir süredir böyleyim. Bu gün izinliyim. Tek planım seninle dolu dolu bir gün geçirmek. Ömrümüzün son günü, son günümüzün ilk günü gibi... hep senle kalmak gibi, hiç senle kalmamış gibi. Yemin etmek gibi ikimize, kalmak gibi bize...

13 Mart 2016 Pazar

Yokken Sen

Eve yeni geldim. Eskiden olsa pazar günü çalıştıktan sonra bir yığın plan yaparak koşa koşa eve gelirdim. Evde sen olurdun. Bana kapıyı açardın. Gülümseyerek hoşgeldin ömrümün gülü derdin. Ben mutlak bi sakarlık yapardım ve eve girerdim. Sen eve gelmeme yakın soba yakmış olurdun, sıcacık odaya girerdim ve kaynattığın su ile kahve yapıp sigara yakarak oturur içerdim. Ve oturduğum yerde çivilenir kalırdım. Planlarımı pazartesiye ertelemenin ilk anıydı bu. Ah ne anlayışlı ne iyi bir adam diye geçirirdim içimden. Sonra iki muhabbet ederdik ve senin seyrettiğin bir program ya da diziye ara ara gözlerimiz giderdi. Yemek yerdik. Ah ne güzeldi senle yemek yemek... sen beni ne kadar sevdiğini belli ederdin ben bi şey yapamazdım. Ama ölürdüm sana. Hep dua ederdim senle kalmak için. Nazardan korktuğumdan hiçbir yerde paylaşmazdım fotoğrafımızı.
Şimdi evdeyim. İkimizinde hiç bilmediği bir yerde görüntüsü güzel ama bence kendisi ruhsuz, aptal bir odada. Sen yoksun, biz yokuz BİDANAM seni nasıl seviyorum bi bilsen ben bi kanıtlayabilsem dağlar yakılırdı hüznünden. Canımın içi allah bize bu ayrılığı son kez yaşatsın inşallah. Seni çok çok çok seviyorum

4 Ekim 2015 Pazar

Kalmanı Dilerken

Senli cümleler biriktiriyorum yıllardır. Hepsi içinde, Hepsinde... Hiç birini eklemedim hep kendim okudum kendime sakladım sandım ki saklarsam ayıplarım kendime kalır....
"Bu gün ayrılığımızın ilk günü sevgilim" diyor şu an dinlediğim şiirde. En çok acıtan ise "sanırım bir şey yok aramızda" diyor oluşu. Biz ne zaman kıydık bize, ne zaman bu kadar uzaklaştık yan yanayken? ne zaman? Ne zaman bu kadar çok kanattık birbirimizi? anlamıyorum. Oysa tüm mektupların yanımda onları okudukça bize olan inancım hep dirildi ama ben hep ölüyorum ve daha kötüsü seni de öldürdüğümü düşünmeye başladım. Beni affet sevdiğim. Affet. Günlerden akıyor içimdekiler gözümden senden saklanmaya çalışıyorum. Ve senden saklamaya. Akıttıklarım zehir olsun beni erittsin istiyorum. O son mektubun haziranda ki son mektubun hep yanımda ta içimde ama biz niye böyleyiz inan o mektup bile cevabını veremiyor.

6 Nisan 2014 Pazar

Bay Mikrop Şarkısı

Parmak oyunları ve eğitici şarkılar özellikle hikaye öncesi etkinliklerde veya sonrası ile etkinlik geçişlerinde sıkça başvurduğumuz bir etkinliktir. Şimdi de Öz bakım becerilerine yönelik bir şarkıda sıra...
Bay mikrop bay mikrop
Beni hasta edemezsin (iki el göğüs hizasında parmaklar yukarı-aşağı "hayır anlamında" indirilip kaldırılır)
Yemeğimi böyle yiyiyorum (iki el ile yemek yeme hareketi)
Sütümü de böyle içiyorum (bir elde bardak varmış gibi yaparak içme hareketi yapılır)
Meyveleri sebzeleri
Bol bol yiyiyorum (iki el ile yemek yeme hareketi yapılır)
Ellerimi böyle yıkarım (el yıkama hareketi yapılır)
Saçımı da böyle tararım (bir elde tarak tutuyormuş gibi yaparak saç taranır)
Dişlerimi fırçalarım (diş fırçası tutuyor gibi yaparak dişleri fırçalama hareketi yapılır)
Erken yatarım (eller birleştirerek sağ ya da sol baş yanına getirilip baş eller üstüne yatırılır)

Ve son olarak bir aşağıda ki gibi bir çalışma ile Özbakım etkinliğimizi tamamlayabiliriz; (bunlar artık malzeme, kağıt çalışmaları yahut boyama çalışmaları ve drama etkinlikleri de olabilir.)

Reyhan'a Bir Garip Doğum Günü Kutlaması

Hiç sevmediğin yerler yaratıveriyor işte bazen "en sevdiklerini".... Hoş o zamanlar sevmediğim bir yer değildi Kızılbasforum ne var ki uzun da sürmedi kızgınlıklarımın, kırgınlarımın, şüphe ve kıskançlıklarımın gelip baş köşeye oturuvermesi... Ve ilk kavgamı da yine seninle ilk tanıştığım gün yapmıştım aslında...
Ahhh ne güzeldir bazen kavgalar!!! 1 şubat gününü hiç unutamadım biliyor musun? unutmaya da çabalamadım ayrı mesele. Velhasıl sen sürpriz olmuştun o gün benim için...
Severim soğuk ve puslu Kadıköy günlerini.
 Havada ki kuşlardan daha özgür, en edepsiz şairden daha küfürbaz, en haylaz çocuktan daha yaratıcı, en ağlak fahişeden daha hüzünbaz resimler çizebilirim böyle günlerde.... Ve üstüne tam da böyle bir günümde kıskançlığımın Everest semalarında gezintide olduğu bir günde senin var olman ve diğerlerinin buna katık olması hiç bir şeyi değiştirmemişti itiraf etmeliyim. Seni ve Can'ı oradan alıp Kadıköy Meydanı'nda taksiye bindirirken hiç ummuyordum benim için kıymetli olacağını, komşun olacağını, senin yatağında uyuyacağımı, bayram günü nişanlınla Alamut'ta kavga ederken şarapla kokan nefesimi temizlemek için "bol sarımsaklı" işkembe çorbası içip annen ve babanın karşısına çıkıp el öpeceğimi, gecenin sabahında canım baba"M"ızın sen kızımsın diyeceğini, yine bir başka bayram günü yaşlı bir kadın sandığımız karşı komşumla
bayramlaşmaya gittiğimizde batan sakalları sonucu gerçeği anlayıp suratımızın alacağı ifadeyi... ve gün gelip sana ve o gün o puslu bulutların altında Müjdat Gezen Sanat Merkezi salonunda bulunan bir kaç kişiye ne denli ön yargılı davrandığımı unutmaya çalışsam da hep bir yanımdan riyakarlığımı sesleneceğinizi....
Kan kampayaları, çıkarılan kitaplar, imza günleri, ekilen fidanlıklar, engelliler için yapılan çalışmalar, köy okulları kampanyaları, senin bende ete kemiğe bürünmeden önce senden habersiz biraz da kıskançlıkla tanıdığım senden radyoda yaptığım istekler, piknikler, savaşlar-barışlar, yemekler, davetler, hüzünler, sevinçler, şaşkınlıklar, senin bana yumurta "kızartma" teknikleri hocalığın, Eminönü alışverişlerimizde ani gelen yağmurla ıslanmalar, onlar bunlar şunlar..... Kısacık zamanlara ne çok sığdırdıklarımız vardı oysa....
Şimdi biri gelip bana söylese bunları yahut çektiği filmimizi seyrettirse en çok kendime sorarım herhalde ve kendime sorularımı bir ayıp gibi saklarım....
Seninle ilgili üç vicdan azabım var bilirsin... Biri malum kutlama gecesi, biri senin İzmir'de ki düğünün, biri de benim nikahım. Tüm bunlara rağmen hiç bir zaman bana bir şey belli etmediğin için sana minnet borçlu olsam da vicdani ağırlığımı artırmış ve bende seni daha da büyütmüştür bu.
Bilmiyorum Kuzucuğum neden böyleyim ama inan içimden hiç doğum günleri kutlamaları gelmez aslında... Sanki ihanet ediyormuşum yahut ne bileyim işte riyakarlık ediyormuşum gibi gelir bana ne var ki bu gün sadece seninle olmayı çok isterdim... Ve seninle hiç konuşmadan zaman makinasındaymışcasına semada dolanmak.....Bu gün belki bir battaniyenin altında, bir kadeh şarapla NoteBook seyretmek bile heyecanlandırıyor da nedense film bittikten sonra zaman dursun istiyorum. Çünkü her bi şeyi maharetcesine bildiğimizi sanan bizler aslında hiç bi halt bilmediğimizi o kısacık zaman diliminde öğrendik...
Koca yaralarımıza minik yarabantları olabilmeyi umarım başarırız bundan sonra ki yaşamımızda da kim bilir belki de aslolan budur doymak bilmez egolardan kurtulduğunda insanlık....
Biliyor musun dönüm noktalarımdan birisin... Ve hep tanıdığım tanıştığıma çok sevindiğim güçlü, akıllı, iradeli, merhametli o farklı kadının güzel insanlarla birlikte güzel bir yaşam sürmesini istiyorum tüm kalbimle... Belki de bunlardan sebep ilkbahar değilde ben hep şubat kadını olarak bellemişimdir seni.
Ne olursa olsun nerede ve nasıl olursa olsun etrafında olmasam da bilmeni isterim; dualarımdasınız, içimde,
ruhumda düşüncelerimdesiniz...
İyi ki doğdun güzel kadın
İyi ki varsın güzel kadın
İyi ki tanıdım seni güzel kadın
İyi ki seninle notebook seyrettim güzel kadın

14 Ocak 2014 Salı

Bir Yuvarlanışın Anatomisi

Acıyo acıyo içim acıyo
Çok hem de çok kırgınım. İçimde taa derinlerde uzağımda uzaklarda damarın ta dibinde kırıklarım var. Neyi nereyi kimi bi halt bildiğim yok.... Hani bağırsam olacak mı? Uff ne bileyim işte bir çorba tenceresine kendimi atıversem de karıştıra karıştıra buhar olup dağılıversem

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Ağrılar Ben Geliyorum Der

Bir iki aydır yaşamayı unutmaya başladığım fizyolojik tepkilerim on bir haftadır yeniden kendini gösteriyor sanırım. Bu gece kendi sesimle uyandım. Kocacağızıma bağırıyordum ama rüya değildi eminim neden bağırdığımı da bilmiyorum ama boğazım cidden acıdı, duvarlardan çarpan ses beni uyandırdı. baş ağrılarım ise en çok canımı acıtan gelişme bir süredir durmuştu ne güzel ama yine başlıyor neyse ki eskisi kadar beni benden alacak şekilde değil de daha ziyade migren yahut sinüzit gibi... bu bile gelişmedir değil mi? Uff birşey daha var yine zihnim konuşmaya başladı bundan ise çok korkuyorum zira onu susturamıyor, durduramıyorum ve tüm kullanım hakkı zihinde oluyor böyle durumlarda işte o zamansa hayatımı kaydıran meşhur baş ağrıları başlıyor.
Aslında sorunumun kaynağını buldum: Ben ertelenen işleri sevmiyorum. Yani illa olacaksa ve yapacaksam birşeyleri, onları tam zamanında yapmalıyım. Yoksa ki kullandığım ilaçlar filan işin somut yanı.

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Kayıtlara Geçsin Hakim Bey İçim Rahat

Orta okulda bir sınıf arkadaşım ve çetesi vardı... Sondem ve çetesi diyeyim onlara. Bunlar ne hikmetse benden nefret ederdi her şeyimi inceler bir şey eksik gördüler mi anında sınıf öğretmenine şikayet ederlerdi. Ve o süslü-gıcık-burnu kafdağında öğretmen hep onları dinlerdi, onları kabullenir beni anında onca insanın içinde rencide ederdi. Anlardım, bilirdim aslında Ulviye Öğretmen'in benden tiksindiğini, benden hoşlanmadığını ve gıcık olduğunu da bilirdim. Ama bir türlü beceremezdim Onun bu davranışının nedenini anlamayı! Kadının bakışı bile "gerizekalı sen bunları nereden bileceksin, defol git yanımdan" diyordu. Ben orta okulda Bir tarih öğretmenimiz ki kendisi adaşım olur sayesinde Kendimi tanıdım. gittim kütüphanelere kitap, ansiklopedi filan okumaya başladım. Derken sırf ayıp olmasın diye, dersimize girdiği tarih ve iki başka derse, fen bilgisi ve türkçeye karşı ilgim arttı. Bu sondem ve diğerleri bunu fark edince sen önümüzde otur demeye başladılar. O zamanlar sınıf öğretmenleri sizi nereye oturtursa bir yıl orada otururdunuz. Bunlarda demişler emel bizim önümüzde otursun. Mallığıma yanayım baktım ön sıra, hem benim gözlerde allaha emanet sevine sevine oturdum. Oturmaz olaydım!!! Amaçları belli yazılılarda kopya çekecekler. ŞEREFSİZLER, HIRSIZLAR, PİSLİKLER!!!
Derken ben o sıra bitlendim. Benden önce bunlar fark etmiş hemen Ulviye Öğretmen'e şikayet ettiler o da beni bir güzel en sevdiğim öğretmen olmak üzere tüm öğretmenlerin yanında küçük düşürdü. Ne de olsa eline koz geçmişti. Artık benden tiksinmesi içinde haklı bir gerekçe çıkmıştı. Hayır şimdi olsa yapacağımı ve yapacaklarımı biliyorum ama o zamanlar saftirikler ve kezbanlar bana secde ediyor. ağlayacağım ama ağlayamıyorum, okuldan koşarak defolmak istiyorum ayıp olacak, kimseyle karşılaşmamak hatta istanbul'u terk etmek istiyorum nerdeeee o günler? Bu en sevdiğim tarih öğretmeni aldı beni kenara "bak benim kızımda da oldu, ne olacak bu kadar üzülecek vs." dedi. Emel Hoca'nın gözünden düşmediğime ve onun halen benden tiksinmediğine sevindiğim kadar çok az şeye daha sevinmişimdir ömrümde. O sıralar şans bu ya babamın bel fıtığı azdı, çalışmıyor allahım resmen sefalet. Sondem ve arkadaşlarının gözünde "pis fakir" olduğum zamanları dorukta yaşıyorum resmen derken. okul tatil oldu. Babam ameliyet oldu ve işe başladı. Okullar açılınca şansa bak ki, yurt dışında iş buldu ve gitti. Ben resmen intikamımı alıyorum. Bunların gittiği pastaneler vardı oralara gidiyorum öğle yemeklerinde, iki kırpidesi bir ayran alıp aklımca hava atıyorum. gittiğimin sekizinci günü dedikodumu yaptıklarına tanık oldum: "ya allah aşkına insan bir buçuk yılda bu kadar paraya kavuşur mu? bişeyler çeviriyor bu, her allahın günü pastaneye nasıl geliyor? Baktım ben pek mühim bir zat olmuşum muhabbetler hep üzerime. Son lokmayı mideye indirip. kasadan parayı öderken de onların bana bakışını yakalayınca yanlarına gidip, epeyce bağırarak "evet hergün pastaneye geliyorum ama modası kaçtı artık lokantada yemek yiyeceğim, annem kızıyor pastaneye gelmeme ev uzak hadi bulun nasıl geldiğimi bu da size dert olsun" dedim. Dedim ama dışarı çıkıp bir kaç adım atınca fark ettim resmen boğazım yırtılmış nasıl acıyor... Bunlar orta okuldan sonra farklı liselere gitmeme rağmen hep benimle uğraştı. ve seneler geçti.
Şimdi işi düşmüş haspamın. Benim facede gizlidir profilim ama bazı sebeplerle arkadaşlarımın arkadaşları mesaj atabilir, istek yollayabilir şeklinde düzenlemiştim. Bu şeytanın tapınaklarından Sondem bulmuş beni merhaba n'aber nasılsın diye başlayıp, hiç bir zaman yaşamadığımız salak hikayeler uydurarak hemen konuya girmiş.... o günlerin hatırına diye de not düşmüş.... Önce şununla az dalga geçeyim dedim, hazır bu aralar depresyondayım ağzıma edilmiş, bende ağzına edeyim dedim ama salaklık baki işte kıyamadım, kendime de yakıştıramadım. Mal gibi Yeşilçam filmlerinden kopan bir replikle başlayan yanıtımı gönderdim. Hangi eski gün Hadi güle güle allah versin diye de son cümleyi noktalayıp engelledim....

Malayani Konuşmalar

"Büyük insanlar malayani konuşmaları dinlememek için çok özen göstermişlerdir."

diyene de selam

Olmadı mı Olmuyor

Olmuyor işte...
Neler yapmadım, neler denemedim ki, ama bir türlü olmadı işte, olmuyor, olacağına dair ipucuda vermiyor. Güllerin dallarına dilek asmalar, gül ağacı dibine kağıt gömmeler, kışın ortasında sırf Nuray Sayarı yazdı diye zeytin ağacı ekler, şans kolyeleri, vakıa süreleri, inernette ne kadar dilek duası dolanıyorsa hepsini ezberlemeler, her gün en az bir kez sirkeli suyla gusül etmeler, ay vakitleri, güneş vakitleri, çıplak ayakla bilmem ne kadar suyun üzerinde yürümeler... Liste uzun anacım olmuyor işte.... Hayır secret hatmedileli, türevleri kazınalı ömür oldu halen bir şey olmadı.. Hani derler ya birşey olmuyorsa ya daha iyisi olacağı için ya da hayırlı olmadığı içindir diye. Artık buna da inanmamaya başlıyorum. O kadar yalvarıyorum ki bir kıvılcım bir ışık diye ama yine olmuyor. Merak ediyorum bu hayırlı olan şey ne ki böyle inat etti olmuyor battıkça batıyor, vurdukça dibi deliyorum çok merak ediyorum inan.
Bir de öyle sinir oluyorum ki, hayırlısı diyenlere, ne bileyim iki kitap okuyup dünyayı kurtarmış edasıyla akıl vermeye kalkanlara. Kardeşim çukurun içinde birlikte boğulmuyorsak nereden bileceksin ne yaşadığımı?

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Spoiler

Mevzu basit spoiler. Malümdür ki İngilizceden türkçeye geçmiş olan bir kelime kendisi. Hani bu kadarını hepimiz anladık emme nedir, ne değildir, yenir mi içilir mi neler spoiler olur neler olmaz merak konumdur kendisi... İyi de manası ne bunun diyip diyip iki de bir sözlüklere filan baktığım doğrudur.
Spoiler: Bir eserin konusu veya detayları hakkında bilgi veren; eser okunmadan, dinlenmeden veya izlenmeden önce öğrenilmesi durumunda alıcının eser ile ilgili düşüncelerini veya alacağı hazzı etkileyebilecek açıklama veya ipucu. Spoiler, "bir şeyin değerini veya miktarını azaltan ya da tamamen yok eden" anlamında yakın dönemde Türkçeye yerleşmiş İngilizce kökenli bir sözcüktür. şeklinde tanımlamış bir hayırsever arkadaşımız vikipedia'da
İyi de ben neden taktım? Şimdi efendim meşhur Hikayeyi bilirsiniz hani katilin uşak olduğu muhabbet. Sen gidip birine desen "he o mu ben okudum katil uşakmış" seni oracıkta gırtlaklar. Ama ben cinsim filan ya acayip merak ediyorum. La bu gariban ne diye öldürdü, derdi neydi, kızını mı hamile bıraktılar, derdi neydi, peki neyle-nerede-nasıl öldürdüm??? Ohoo sorular artar. Bende bi merak bi merak. Keza filmlerde de öyledir. La tamam anladık katil "O" ama nasıl öldürüyor, oyunculuğu nasıl veriyor, yönetmen nasıl bir çekimle yakalıyor, senaristin derdi ne? La merak edilmez mi şimdi bu? Oğlum sırf katili merak ettiğin için kitap okunur mu, film seyredilir mi, madem öyle ne demeye millet dizilerin kitaplarını kapışa kapışa bi hal oluyor? Şimdi hiç öyle birbirimizi kandırmayalım bal gibi seviyon işte öğrenmeye he derdin benimle aynı olmaya bilir kabulüm ama madem sevmiyon ne demeye gidip dizi sitelerinde yazılanları okuyup okuyup en sonunda da "spoiler vermeyinnnnn" yazıveriyon? ne demeye gidip koşa koşa kitap alıveriyooonnnnn?
Havan kime bacım havan kime?
Arkadaşım olan ve benden ala olmasın kezban bi arkadaş var. Hatunun yanında mümkünatı yok film veya dizi seyredemezsin. Başlar yorumlara "lan bi sus, o çenen kıçına girsin de her ağzını açtığında gaz çıkar taa öte
köyden duyulsun" diyesim gelir. Susuveririm. Bir gün fark ettim haspa kitaplar içinde aynı haltı yiyor. Sana anlattırıyor anlattırıyor sonra millete satıyor. Mal millette inanıyor. En son Bizim alanda önemli birinin kitabını anlattım buna ama gıcıklığına dört ve beşinci bölümü yanlış anlattım. Allahım ne olur benim yanımdayken başkasına satmaya kalksın bende bi tarafımla güleyim. Amin... Derken misal bazı filmler var ya onların kitaplarını almış anam tövbe ki okumayacak ben okumuştum diyecek. arka kapağı okuyup karşısında ki mallara sıkanlar var ya aynı öyle yapacak işte orada okuyacak. Artık kim bilir hangi zavallı ile film seyrederken beyninin içne edecek. he dedikleri çıkmadığında da e tabii kitap baka film başka diyecek. Ağzıma ediyim onu da benden duydu. "Seyretmek başka okumak başka misal Kırmızı Pazartesi" dedimdi hay bu dilimi eşek arıları sokaydı da demez olaydım. Lan bari bana satma şunu be!
He bu arada başalarda da dediğim üzere itina ile spoiler alınır, okunur, dinlenir... derdim katil değil zira!!!

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Ne Zaman Gülsem Ağladım, Ne Zaman Ağlasam Güldüm

Ne zaman güzel şeyler yaşasam, az rahata erip şükretsem ağır bedeller öderim...
Ve ne zaman kangren olsa için dışım, böyle nefessiz kalsam, karanlığa boğulsa her yer bir yerden minik ışıklar görünüveriyor...
Uzun zamandır bedel ödeme aşamasındayım... Bilmiyorum ne zaman, nerede, nasıl, neyle, niçin ve kiminle gelecek ışık ama şu salak saçma debdebenin içinde bile minik bir rahatlık var içimde...Ha evet kangren olmuş gibi organlarım, nefes alamıyorum, uzuvlarım görevlerinin farkında değil ama saçma bi rahatlık var... (Lütfen bunu "Umut" sanma değil inanmıyorum ve inanmak istemiyorum çünkü dedim ya eskiden sevmiyorum umut olayını).
Ağlarken gülmek heyecanlı, şaşırtıcı ama gülerken ağlamaya başlamak... Allah düşmanımın başına vermesin

30 Nisan 2013 Salı

Lisans Tamamlamaymış

23 Nisan'da, sanki olacakları sezmişim gibi kalbim acıyarak uyandım. Yahu düşünüyorum, düşünüyorum bir türlü bulamıyorum. Kötü bir rüya mı gördüm: yok, akşam birşeye canım sıkılarak mı yattım: yok, bir ödev filan mı vardı yetiştirilecek ama benim hatırlamadığım: yok.... Ne abi ne? böyle mal gibiyim. organlarım acıyor, sol tarafım almış başını gidiyor, geberiyorum daha karga günaydın demeden?
Kalktım kahveyi elime alıp, sigarayı yaktım elimde kumanda zaplıyorum allah zaplıyorum. Sigara bitti kahve zaten allaha emanet derken ikinci kahve suyunu koyup bilgisayarı açtım. Anasını satıyım sanki eskiden bilgisayar vardı, anamın karnından elimde bilgisayrla doğdum. Nereden akıl ettimse ikinci kahve sigaramızı internetten gazeteleri tarayarak okumaya devam ettim. Bu ara facebook'a gireceğim tuttu. Lan mal ne etmeye giriyorsun eskiden face mi vardı forumlar vardı ne bilem mynet vardı falan filan... facebook'u açmamla içime
içime 7-8 kutu kezzabın dökülmesi bir oldu... Meğer bizim Milli Eğitim boş durmamış okullara yazı yollamış. Neymiş efendim lisans mezunu olmayan öğretmenler için uzaktan eğitimle lisans tamamlama açacaklarmış da, okullarda çalışan lisans mezunu olmayan öğretmenler dilekçe yazıp ilçe milli eğitime başvuru yapacakmış....
Durdum sadece durdum... Nefes alamadım ya da nefes aldım ama ben hatırlayamıyorum, ciğerlerime yeterince nefes gitmedi... öyle mal mal monitöre baktım. bedenim dondu. Bedenim dondu ama içim nasıl yanıyor, nasıl kanlar fışkırıyor anlatamam. Başım dönmeye başladı, yutkunamadım. Bilgisayarı kucağımdan koltuğa bıraktım. Kumandayı masadan almak için masaya gitmeye çalıştım. Ama filmlerdeki hamile kalmış kadınlar gibi oda gözümün önünde geldi gitti, genişledi daraldı, böyle ayak bileklerimle el bileklerimden başlayan garip bi karıncalanma mı diyeyim, uyuşma mı bilmiyorum vücudumun ortasına doğru gelmeye başladı. Allahım ya yürüyemiyorum, kustum kusacağım, başım dönüyor farkındayım ama hareket edemiyorum, geçtim onu sesimi çıkaramıyorum. Neyse uzun sürmedi biraz sonra nasıl olduysa tuvalete girip kustum da rahatladım... Odaya girdim hemen inatla kanalları dolaşıyorum, bilgisayara bakamıyorum bile sanki oradan uzaydan gelmiş canavarlar var da böyle şeytan olmuşlar içine çekecek beni bilgisayar gibi geliyor. bi ucube bi öcü bi karabasan gibi bişey işte cihaz o sırada... derken kumanda elimde yukarı yukarı giderken müzik kanallarına gelmişim. hangi şarkı çıkmışsa başladım anıra anıra nefes bile almadan ağlamaya halen ağlıyorum ara ara... Kaç gün oldu dedim yalandır. Yok anam değilmiş....
Yazık oldu geçen yıllarıma, yazık oldu verdiğim emeğe, yazık oldu işsiz güçsüz, beş kuruşsuz elin eline baktığım günlere, haram zehir zıkkım olsun

29 Nisan 2013 Pazartesi

Orucu Bozan Yegane Unutkanlık

Şimdi efendim 7-8 yaşlarındayım. İlkokul ikiye gidiyorum. Ramazan gelmiş çatmış. Bizim mahallede de o zamanlar çocuklar arasında oruç tutmak pek moda. Böyle oruç tutan çocuk sanırsın yirmilerine girmiş, pek havalı, pek marifetli, pek bilgili-görgülü. Kısaca pek ile başlayan ne kadar sıfat varsa bünyesinde bu oruç tutan arkadaş barındırıyor. Anneler babalar şimdi ki gibi kızmıyor o zamanlar, oruç tutan çocuğa. Aksine aferin bilmem ne diyerek iyice yüreklendiriyor. Derken biz aramızda hep konuşuyoruz ne konuşması birbirimizi gambazlıyoruz;

-hiiiiiiiii gördün mü Ali küfür etti. aha aha orucu da bozuldu
- hiiiiiiiii görkem yalan söyledi. aha aha orucu da bozuldu
vb. şeklinde naralarımız da duyuluyor. O zamanlar yine böyle yaza geliyor oruçlar akşama kadar dışarıda top kovaladığımızdan dilimiz beş karış dışarıda, geberiyor da olsak orucumuzu tutuyor, oyunumuzu oynuyor ve tabi birbirimize din dersi veriyoruz. Demek ki o zamanlar yalan söylemek, küfür etmek, evde uyuyup ezan okunurken uyanmak ve türevleri orucu bozarmış, iyi birşey değilmiş.... sene 2013 olunca işler değişti biraz! diyerekten sosyal mesajımı da vererek devam edeyim...
Bizim mahallede kadınlar bir olur, erişte, yufka gibi hamur işleri yapar tüm ramazan boyu bunlar genelde sahurda tüketilirdi. bizim evde de bu malzemeler bulunurdu haliyle her ramazan. Odanın birinde yufka, erişte, duruyor. Veeee;
Öğrenmişiz ki, unutup yemek içmek orucu bozmuyor, günah değil ve hatta bu allahın kuluna armağanı.
Bir pazar günü sabah erkenden uyanıverdim. Oyalandım durdum yapacak birşey yok. Kardeşlerimizle sabah kavgasını da edip ulvi görevimizi yerine getirmişiz zaten. Malüm odaya girdim öylece aynanın önünde oynuyorum. o sıra aynanın önünde benden başka nesnelerin de olduğunu fark ettim. Bunlardan biri erişte idi. ohh mis başladım yemeye. bir, iki ,üç derken ben abarttım bir yandan yiyorum bir yandan aynada kendimi izliyorum. aramızda kalsın ilk o zaman gıcık olmuştum yemek yiyişime hiç güzel yemek yiyemiyordum... Derken o sıra şimşek çaktı, elektriklerin voltajı yükseldi, beynim salisede bilmem kaç kilometrede çalıştı
-"lan orucum ya ben eyvvaaaahhhhhhh!" ve bir saniye geçmeden hatırladım o cevher bilgiyi; "allah ikram etti bilmeden yiyince oruç bozulmaz" tabii o sıra ağzım erişte dolu mideme kadar tüm yemek borum erişte dolu ve ben halen yutmaya çalışıyorum bir yandan da bozulmadı, bozulmadı diyorum.... tabii bu gün bu bozulmadıya verdiğim yanıt net: 3 harf baş harfi "N"...
Aradan yıllar geçti ahanda otuzlarımdayım. Bu gün kendim için daha ziyade çevremdeki insanlar ve doğa için yegane bir karar verdim: "sigarayı bıraktım"... 2-3 saat içmedim. sonra ne olduysa bi tane yaktım. Sigara yarıya gelmiş "aaaa ben sigarayı bırakmıştım ya la" diyiverdim... ee tabii yedinde neyse yetmişinde de osun arkadaşım! Amaan bunu bilinçli içmedim sonuna geleyim nedir yani. derken ahanda akşam oldu ve benim paket bitti. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun kardeşim. Ne sigarayı bırakırım, ne de bıraktığımı hatırlarım... Ne edem bu da benim kendime karşı riyakarlıklarımdan biri

28 Nisan 2013 Pazar

Alo Alo Alo .... N'haber













Aramadığı zaman mutlu olduğun kişi, işi düştüğünde arayan kişidir (NOKTA)

27 Nisan 2013 Cumartesi

Piçliğin Kaybolmuş Silüetinde

Hani kolun kanadın kırılır bazen
Hani buz tutar ellerin temmuz sıcağında
Hani penceresiz kalırsın
Haniler arttıkça attar hani hanende... Ve ne varsa ömründe ömrünü yakan güzellikten yana bölüştüğün, çeliştiklerin, acıtanlar ve attıkların.... Ne varsa ana avrat diye başladığın saymaya boğulmaya bile fırsat kalmadan tükürüğünle öldüğün....
Öyledir işte bazen piçliğin dayanılmaz yoksul silüetinde kaybolursun... İç çektikçe anlarsın ciğerlerinin yandığını, ah ettikçe fark edersin ciğerinde nefes namına bişey kalmadığını, önün arkan sağın solun her bi yanın puşt dolar... acıdıkça acırsın, kanadıkça da kanar.... çocukluğuna da, gençliğine de kısaca geçmişine de geleceine de sövmeler gelir içinden... Nasılda acırsın, nasılda sarılıp koruyup kollayasın gelir o geçmişte ki seniiii.... Ama bi bok yapamazsın günahı sevabı senindir bilirsin

26 Nisan 2013 Cuma

Yeterince Kazık Yememişin Katığıdır Umut

Fakirin ekmeğiymiş umut....
Her şey bitse de umut her şeymiş...
Umudunu kaybetmeymiş...
Umutmuş da umutmuş...

Umuttan yana yeterince kazık yemedinse, ağzının payını şöyle en okkalısından almadınsa, ağzına bi güzel sıçmadıysa bu mered, umut umut diye debelenir durursun...

Ben Her Bahar Umut damarımı yırtarım... Anlarım ki bahar gelmiş, ağzıma edilmiş etraf bok kokuyor, yedi cettime edilmiş haberim yok. O sıra anlarım ki, umut sırtı pek adamın işi... Ve sırtı pek adam, sırtı çıplak olana pompalayıp duruyor. "UMUT"

Boş iştir umut etmek, batalıkta çırpınmak, kimsenin sesini duymaması ve kimsenin seni görmemesidir...
Bir hayal dünyasıdır aslında... Bazen geçmişin intikamı bazense, geleceğin en naifinden seni çırılçıplak edip dövmesidir.
Kısaca;
"Umut ettik çünkü elimizde başka bi bok yoktu"
Ve işte bundan sebep;
-Açlık kaç gün sürer baba
-40 gün oğul
-40 gün sonra zengin olur muyuz?
-Yok oğul alışırız

19 Nisan 2013 Cuma

Tırnak İçinde 3

Farkındayım. Nicedir unuttun, hatırlatmak lazım gelir, sabırla ve inatla;

"İnsandır insan insanda aslolan!!!"