yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2016 Salı

Tembellik Hakkımı Kullanamadığım Bir Tatil Günü Daha

Ben ne zaman tatil günlerimi tembellik ederek, sıradan günlük işler yaparak geçireceğimi gerçekten merak ediyorum.
Evlendiğimiz ilk yıl çok güzeldi. Sanki çok dersim varmış gibi işlerimi ve ödevlerimi hafta sonlarına bırakırdım ama hepsinide yapardım hani.
O sene the walking dead, the big bang teory ve black mirror ile okan'ı seyrederdim. Sen bana çokokrem alırdın kaşıkla yerdim. O zamanlar ödevlerimde yardım ederdin. Zaten hep ödevlerimde yardım ettin. Bazen diyorum ya sen aynı anda radyo televizyon, çocuk gelişimi ve okul öncesi öğretmenliği okudun. Cidden öyle...
Çok özledim senli huzurlu, sohbetli günlerimizi. Ben yine o günlere dönsen yine dengesizlikler etsem ve bol bol sohbet etsek. Sahi sen nasıl bu kadar sabırlısın?
Şu an sabah haberleri var. Kahve ve sigara içiyorum bir yandan sana yazıyorum. Sütü kaynatıp mayaladıktan sonra betül'e gitmek istiyorum ama sanırım yapmayacağım. Ortalığı bari toplasam iyiydi. Neyseki yemek var. Öğrenciden gelince ikimiz yesek. Ben hiçbir şeyden korkmasam. Sonra çay içerek sohbet etsek. Biliyorum bunların hepsini benimle yaparsın sen. Ama bende bir tuhaflık var hep kırık, hep eksik, hep yamuk.
İyi ki sen varsın BİDENEM

6 Nisan 2014 Pazar

Reyhan'a Bir Garip Doğum Günü Kutlaması

Hiç sevmediğin yerler yaratıveriyor işte bazen "en sevdiklerini".... Hoş o zamanlar sevmediğim bir yer değildi Kızılbasforum ne var ki uzun da sürmedi kızgınlıklarımın, kırgınlarımın, şüphe ve kıskançlıklarımın gelip baş köşeye oturuvermesi... Ve ilk kavgamı da yine seninle ilk tanıştığım gün yapmıştım aslında...
Ahhh ne güzeldir bazen kavgalar!!! 1 şubat gününü hiç unutamadım biliyor musun? unutmaya da çabalamadım ayrı mesele. Velhasıl sen sürpriz olmuştun o gün benim için...
Severim soğuk ve puslu Kadıköy günlerini.
 Havada ki kuşlardan daha özgür, en edepsiz şairden daha küfürbaz, en haylaz çocuktan daha yaratıcı, en ağlak fahişeden daha hüzünbaz resimler çizebilirim böyle günlerde.... Ve üstüne tam da böyle bir günümde kıskançlığımın Everest semalarında gezintide olduğu bir günde senin var olman ve diğerlerinin buna katık olması hiç bir şeyi değiştirmemişti itiraf etmeliyim. Seni ve Can'ı oradan alıp Kadıköy Meydanı'nda taksiye bindirirken hiç ummuyordum benim için kıymetli olacağını, komşun olacağını, senin yatağında uyuyacağımı, bayram günü nişanlınla Alamut'ta kavga ederken şarapla kokan nefesimi temizlemek için "bol sarımsaklı" işkembe çorbası içip annen ve babanın karşısına çıkıp el öpeceğimi, gecenin sabahında canım baba"M"ızın sen kızımsın diyeceğini, yine bir başka bayram günü yaşlı bir kadın sandığımız karşı komşumla
bayramlaşmaya gittiğimizde batan sakalları sonucu gerçeği anlayıp suratımızın alacağı ifadeyi... ve gün gelip sana ve o gün o puslu bulutların altında Müjdat Gezen Sanat Merkezi salonunda bulunan bir kaç kişiye ne denli ön yargılı davrandığımı unutmaya çalışsam da hep bir yanımdan riyakarlığımı sesleneceğinizi....
Kan kampayaları, çıkarılan kitaplar, imza günleri, ekilen fidanlıklar, engelliler için yapılan çalışmalar, köy okulları kampanyaları, senin bende ete kemiğe bürünmeden önce senden habersiz biraz da kıskançlıkla tanıdığım senden radyoda yaptığım istekler, piknikler, savaşlar-barışlar, yemekler, davetler, hüzünler, sevinçler, şaşkınlıklar, senin bana yumurta "kızartma" teknikleri hocalığın, Eminönü alışverişlerimizde ani gelen yağmurla ıslanmalar, onlar bunlar şunlar..... Kısacık zamanlara ne çok sığdırdıklarımız vardı oysa....
Şimdi biri gelip bana söylese bunları yahut çektiği filmimizi seyrettirse en çok kendime sorarım herhalde ve kendime sorularımı bir ayıp gibi saklarım....
Seninle ilgili üç vicdan azabım var bilirsin... Biri malum kutlama gecesi, biri senin İzmir'de ki düğünün, biri de benim nikahım. Tüm bunlara rağmen hiç bir zaman bana bir şey belli etmediğin için sana minnet borçlu olsam da vicdani ağırlığımı artırmış ve bende seni daha da büyütmüştür bu.
Bilmiyorum Kuzucuğum neden böyleyim ama inan içimden hiç doğum günleri kutlamaları gelmez aslında... Sanki ihanet ediyormuşum yahut ne bileyim işte riyakarlık ediyormuşum gibi gelir bana ne var ki bu gün sadece seninle olmayı çok isterdim... Ve seninle hiç konuşmadan zaman makinasındaymışcasına semada dolanmak.....Bu gün belki bir battaniyenin altında, bir kadeh şarapla NoteBook seyretmek bile heyecanlandırıyor da nedense film bittikten sonra zaman dursun istiyorum. Çünkü her bi şeyi maharetcesine bildiğimizi sanan bizler aslında hiç bi halt bilmediğimizi o kısacık zaman diliminde öğrendik...
Koca yaralarımıza minik yarabantları olabilmeyi umarım başarırız bundan sonra ki yaşamımızda da kim bilir belki de aslolan budur doymak bilmez egolardan kurtulduğunda insanlık....
Biliyor musun dönüm noktalarımdan birisin... Ve hep tanıdığım tanıştığıma çok sevindiğim güçlü, akıllı, iradeli, merhametli o farklı kadının güzel insanlarla birlikte güzel bir yaşam sürmesini istiyorum tüm kalbimle... Belki de bunlardan sebep ilkbahar değilde ben hep şubat kadını olarak bellemişimdir seni.
Ne olursa olsun nerede ve nasıl olursa olsun etrafında olmasam da bilmeni isterim; dualarımdasınız, içimde,
ruhumda düşüncelerimdesiniz...
İyi ki doğdun güzel kadın
İyi ki varsın güzel kadın
İyi ki tanıdım seni güzel kadın
İyi ki seninle notebook seyrettim güzel kadın

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Spoiler

Mevzu basit spoiler. Malümdür ki İngilizceden türkçeye geçmiş olan bir kelime kendisi. Hani bu kadarını hepimiz anladık emme nedir, ne değildir, yenir mi içilir mi neler spoiler olur neler olmaz merak konumdur kendisi... İyi de manası ne bunun diyip diyip iki de bir sözlüklere filan baktığım doğrudur.
Spoiler: Bir eserin konusu veya detayları hakkında bilgi veren; eser okunmadan, dinlenmeden veya izlenmeden önce öğrenilmesi durumunda alıcının eser ile ilgili düşüncelerini veya alacağı hazzı etkileyebilecek açıklama veya ipucu. Spoiler, "bir şeyin değerini veya miktarını azaltan ya da tamamen yok eden" anlamında yakın dönemde Türkçeye yerleşmiş İngilizce kökenli bir sözcüktür. şeklinde tanımlamış bir hayırsever arkadaşımız vikipedia'da
İyi de ben neden taktım? Şimdi efendim meşhur Hikayeyi bilirsiniz hani katilin uşak olduğu muhabbet. Sen gidip birine desen "he o mu ben okudum katil uşakmış" seni oracıkta gırtlaklar. Ama ben cinsim filan ya acayip merak ediyorum. La bu gariban ne diye öldürdü, derdi neydi, kızını mı hamile bıraktılar, derdi neydi, peki neyle-nerede-nasıl öldürdüm??? Ohoo sorular artar. Bende bi merak bi merak. Keza filmlerde de öyledir. La tamam anladık katil "O" ama nasıl öldürüyor, oyunculuğu nasıl veriyor, yönetmen nasıl bir çekimle yakalıyor, senaristin derdi ne? La merak edilmez mi şimdi bu? Oğlum sırf katili merak ettiğin için kitap okunur mu, film seyredilir mi, madem öyle ne demeye millet dizilerin kitaplarını kapışa kapışa bi hal oluyor? Şimdi hiç öyle birbirimizi kandırmayalım bal gibi seviyon işte öğrenmeye he derdin benimle aynı olmaya bilir kabulüm ama madem sevmiyon ne demeye gidip dizi sitelerinde yazılanları okuyup okuyup en sonunda da "spoiler vermeyinnnnn" yazıveriyon? ne demeye gidip koşa koşa kitap alıveriyooonnnnn?
Havan kime bacım havan kime?
Arkadaşım olan ve benden ala olmasın kezban bi arkadaş var. Hatunun yanında mümkünatı yok film veya dizi seyredemezsin. Başlar yorumlara "lan bi sus, o çenen kıçına girsin de her ağzını açtığında gaz çıkar taa öte
köyden duyulsun" diyesim gelir. Susuveririm. Bir gün fark ettim haspa kitaplar içinde aynı haltı yiyor. Sana anlattırıyor anlattırıyor sonra millete satıyor. Mal millette inanıyor. En son Bizim alanda önemli birinin kitabını anlattım buna ama gıcıklığına dört ve beşinci bölümü yanlış anlattım. Allahım ne olur benim yanımdayken başkasına satmaya kalksın bende bi tarafımla güleyim. Amin... Derken misal bazı filmler var ya onların kitaplarını almış anam tövbe ki okumayacak ben okumuştum diyecek. arka kapağı okuyup karşısında ki mallara sıkanlar var ya aynı öyle yapacak işte orada okuyacak. Artık kim bilir hangi zavallı ile film seyrederken beyninin içne edecek. he dedikleri çıkmadığında da e tabii kitap baka film başka diyecek. Ağzıma ediyim onu da benden duydu. "Seyretmek başka okumak başka misal Kırmızı Pazartesi" dedimdi hay bu dilimi eşek arıları sokaydı da demez olaydım. Lan bari bana satma şunu be!
He bu arada başalarda da dediğim üzere itina ile spoiler alınır, okunur, dinlenir... derdim katil değil zira!!!

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Ne Zaman Gülsem Ağladım, Ne Zaman Ağlasam Güldüm

Ne zaman güzel şeyler yaşasam, az rahata erip şükretsem ağır bedeller öderim...
Ve ne zaman kangren olsa için dışım, böyle nefessiz kalsam, karanlığa boğulsa her yer bir yerden minik ışıklar görünüveriyor...
Uzun zamandır bedel ödeme aşamasındayım... Bilmiyorum ne zaman, nerede, nasıl, neyle, niçin ve kiminle gelecek ışık ama şu salak saçma debdebenin içinde bile minik bir rahatlık var içimde...Ha evet kangren olmuş gibi organlarım, nefes alamıyorum, uzuvlarım görevlerinin farkında değil ama saçma bi rahatlık var... (Lütfen bunu "Umut" sanma değil inanmıyorum ve inanmak istemiyorum çünkü dedim ya eskiden sevmiyorum umut olayını).
Ağlarken gülmek heyecanlı, şaşırtıcı ama gülerken ağlamaya başlamak... Allah düşmanımın başına vermesin

29 Nisan 2013 Pazartesi

Orucu Bozan Yegane Unutkanlık

Şimdi efendim 7-8 yaşlarındayım. İlkokul ikiye gidiyorum. Ramazan gelmiş çatmış. Bizim mahallede de o zamanlar çocuklar arasında oruç tutmak pek moda. Böyle oruç tutan çocuk sanırsın yirmilerine girmiş, pek havalı, pek marifetli, pek bilgili-görgülü. Kısaca pek ile başlayan ne kadar sıfat varsa bünyesinde bu oruç tutan arkadaş barındırıyor. Anneler babalar şimdi ki gibi kızmıyor o zamanlar, oruç tutan çocuğa. Aksine aferin bilmem ne diyerek iyice yüreklendiriyor. Derken biz aramızda hep konuşuyoruz ne konuşması birbirimizi gambazlıyoruz;

-hiiiiiiiii gördün mü Ali küfür etti. aha aha orucu da bozuldu
- hiiiiiiiii görkem yalan söyledi. aha aha orucu da bozuldu
vb. şeklinde naralarımız da duyuluyor. O zamanlar yine böyle yaza geliyor oruçlar akşama kadar dışarıda top kovaladığımızdan dilimiz beş karış dışarıda, geberiyor da olsak orucumuzu tutuyor, oyunumuzu oynuyor ve tabi birbirimize din dersi veriyoruz. Demek ki o zamanlar yalan söylemek, küfür etmek, evde uyuyup ezan okunurken uyanmak ve türevleri orucu bozarmış, iyi birşey değilmiş.... sene 2013 olunca işler değişti biraz! diyerekten sosyal mesajımı da vererek devam edeyim...
Bizim mahallede kadınlar bir olur, erişte, yufka gibi hamur işleri yapar tüm ramazan boyu bunlar genelde sahurda tüketilirdi. bizim evde de bu malzemeler bulunurdu haliyle her ramazan. Odanın birinde yufka, erişte, duruyor. Veeee;
Öğrenmişiz ki, unutup yemek içmek orucu bozmuyor, günah değil ve hatta bu allahın kuluna armağanı.
Bir pazar günü sabah erkenden uyanıverdim. Oyalandım durdum yapacak birşey yok. Kardeşlerimizle sabah kavgasını da edip ulvi görevimizi yerine getirmişiz zaten. Malüm odaya girdim öylece aynanın önünde oynuyorum. o sıra aynanın önünde benden başka nesnelerin de olduğunu fark ettim. Bunlardan biri erişte idi. ohh mis başladım yemeye. bir, iki ,üç derken ben abarttım bir yandan yiyorum bir yandan aynada kendimi izliyorum. aramızda kalsın ilk o zaman gıcık olmuştum yemek yiyişime hiç güzel yemek yiyemiyordum... Derken o sıra şimşek çaktı, elektriklerin voltajı yükseldi, beynim salisede bilmem kaç kilometrede çalıştı
-"lan orucum ya ben eyvvaaaahhhhhhh!" ve bir saniye geçmeden hatırladım o cevher bilgiyi; "allah ikram etti bilmeden yiyince oruç bozulmaz" tabii o sıra ağzım erişte dolu mideme kadar tüm yemek borum erişte dolu ve ben halen yutmaya çalışıyorum bir yandan da bozulmadı, bozulmadı diyorum.... tabii bu gün bu bozulmadıya verdiğim yanıt net: 3 harf baş harfi "N"...
Aradan yıllar geçti ahanda otuzlarımdayım. Bu gün kendim için daha ziyade çevremdeki insanlar ve doğa için yegane bir karar verdim: "sigarayı bıraktım"... 2-3 saat içmedim. sonra ne olduysa bi tane yaktım. Sigara yarıya gelmiş "aaaa ben sigarayı bırakmıştım ya la" diyiverdim... ee tabii yedinde neyse yetmişinde de osun arkadaşım! Amaan bunu bilinçli içmedim sonuna geleyim nedir yani. derken ahanda akşam oldu ve benim paket bitti. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun kardeşim. Ne sigarayı bırakırım, ne de bıraktığımı hatırlarım... Ne edem bu da benim kendime karşı riyakarlıklarımdan biri

28 Nisan 2013 Pazar

Alo Alo Alo .... N'haber













Aramadığı zaman mutlu olduğun kişi, işi düştüğünde arayan kişidir (NOKTA)

26 Nisan 2013 Cuma

Yeterince Kazık Yememişin Katığıdır Umut

Fakirin ekmeğiymiş umut....
Her şey bitse de umut her şeymiş...
Umudunu kaybetmeymiş...
Umutmuş da umutmuş...

Umuttan yana yeterince kazık yemedinse, ağzının payını şöyle en okkalısından almadınsa, ağzına bi güzel sıçmadıysa bu mered, umut umut diye debelenir durursun...

Ben Her Bahar Umut damarımı yırtarım... Anlarım ki bahar gelmiş, ağzıma edilmiş etraf bok kokuyor, yedi cettime edilmiş haberim yok. O sıra anlarım ki, umut sırtı pek adamın işi... Ve sırtı pek adam, sırtı çıplak olana pompalayıp duruyor. "UMUT"

Boş iştir umut etmek, batalıkta çırpınmak, kimsenin sesini duymaması ve kimsenin seni görmemesidir...
Bir hayal dünyasıdır aslında... Bazen geçmişin intikamı bazense, geleceğin en naifinden seni çırılçıplak edip dövmesidir.
Kısaca;
"Umut ettik çünkü elimizde başka bi bok yoktu"
Ve işte bundan sebep;
-Açlık kaç gün sürer baba
-40 gün oğul
-40 gün sonra zengin olur muyuz?
-Yok oğul alışırız

19 Nisan 2013 Cuma

Tırnak İçinde 3

Farkındayım. Nicedir unuttun, hatırlatmak lazım gelir, sabırla ve inatla;

"İnsandır insan insanda aslolan!!!"




15 Mart 2013 Cuma

On Sekiz Lira ile Neler Alırım?

BİM'e girdim üç kiloluk yoğurt 6.75, 750 gr peynir 6.25 etti mi sana 13 Lira. Kaldı beş lira hadi Bim'e girmişken yumurtada al 15lik yumurta bu günlerde indirimde 3.50de ona ver 16.5 lirayı harcadın kaldı 1.5 lira onun 75 kuruşu ile ekmek al geriye kalan 75 kuruşu ne yaparsın bilemem o sana kalmış yağ alamazsın en ucuz margarin ŞOK'ta satılıyor o da 80 kuruş Evin markalı olan 5 kuruşun eksik olduğu için yumurtayı bununla kızartma haşla anam hem böylesi daha sağlıklı.

Diyelim Bim'e gitmedin başka bir ucuz marketten başka malzeme alacaksın. Ne olsun misal makarna şu ara en ucuzu Bim'de bunu hatırlatayım 65 kuruş ama ben markalı istiyorum diyorsan en ucuzu Şok'ta o da 85 kuruş yanlış hatırlamıyorsam. pirinç alacaksan Şok ile Bim arasında pek fark yok baldo olanlar 2,5 kiloluk olanlar ortalama 9 lira (kuruş hesabı yaparsan az daha ucuz aslında ama indirim haftası bu ara bitti) salça alacaksan yanına bu ara yine Şok'ta indirimli bi salça var 2,5 lira. 80 kuruş margarini de aldın (sağlık mağlık işlemez bize arkadaşım en ucuz yağ bu gönül tabi ister sıvı yağ olsun ama şu an 18 liran var cebinde ona göre hesap yap) etti 4,25 iyi bu akşam öğünü atlattın yarına allah kerim hem bak ekmekte almadın cebinde paran kaldı. Tabii iki kişi yaşıyorsan ha yok Adanalı Ahmet gibi bi evde 9 nüfus yaşıyorsan sen bu rakamları çarp-topla-çıkar-böl elinde ne kalırsa bozdur bozdur harca. Ama bunları yaparken sakın ola ki elektrik su telefon ve tüp parasını unutma yanarsın arkadaşım marmara çırası yanında çelik gömlek kalır.

He bak sakın hasta olma,ölme vesaire tamam mı

Ve bi zahmet o cebinden çıkarmadığın ömrünün geri kalanını hipotek ettiğin kredi kartın var diye havaya girme senin de Ahmet'ten hiç bir farkın yok sen de en az onun kadar açsın aranızda ki fark sen farkında değilsin.

13 Mart 2013 Çarşamba

Acil Koca Aranıyor (Allahın Kezbanı Koca Ararken)

Millet ağzına dolamış evlilik programlarında ki kadınların sorularını:
Ne kadar maaş alıyorsun?
Evin var mı?
Araban Var mı?
Yazlığın var mı?
Karını gezmeye nerelere götürürsün? vb vb vb sorularını.....

Şimdi efendim yüzyıllardır mazhar olmuş bir geleneğimiz var; "Görücü usulü evlilik" Bu nedir? Kızı ve erkeği tanıyanlar bu iki genci birbirine münasip görür ve bu iş olur kararı alır. Esasında bu münasip görme işi aynı zamanda ailelerin ve maddiyatında müsait görülme eylemidir. Şayet gencimiz kıza anlatılıyorsa; "aman kızım falan iş yerinde bilmem neci, yok efendim bilmem ne kadar maaş alıyor, evi var arabası var, sen de akıllı olursan şuyu da olur buyu da olur" diyerekten kızın gönlünü çelmeye çalışır. Delikanlı için bu münasiplikten kasıt genelde, iyi ahlaklı, eli erkek eline değmemiş, becerikli, yetenekli, güzeller güzeli filan olmasıdır.

Yahut iki genç evlenmeye niyetlendiği zaman kıza sorulur damat "ne iş yapıyor?" tabi burada amaç damat beyimizin aldığı ücreti hesaplamak ve bu ücretin daimliği ile garantisini kestirmektir. Daha sonra içten içe kıyaslamalar başlar filanın kızı bilmem kimle evleniyor yağlı kapıya demir atmış gibilerinden. E bunu kızımıza kimsenin söylemediğini hatırlatmaya gerek yok kız az zeki ise bakışlardan anlar...

Kız için her daim maddiyat önemli olmak zorundadır zira annesi tarafından "benim çektiklerimi çekme" ilkesi ile yetişmiştir. hatta maddiyatı önemsemeyen kız evliliğe yakın bunun önemsenmesi gereken ilk husus olduğunu sülalecek yapılan tavırlardan idrak eder. Gel gör ki maddiyat ilk sırada iken kızlarımızın kimisi bunu ilk anda bazen bilinçli bazen bilinçsiz kabul etmeyerek yakışıklılık nezaket gibi bir takım önceliklere gark olur.

Oğlumuz içinse aslolan "ilk olmaktır" yani BEKARET dururken diğer hususlar ikinci üçüncü hatta dördüncü boyutta önem arz eder. En okumuşundan en cahiline, en paralısından en züğürdüne genelde "kıyas" sorunu yaşadıklarından bekaret kendileri için ilk sırayı alır. Ve kızımın yanlışına bunlarda düşerek bunu genelde farklı önem sırasına bilinçli ya da bilinçsiz atıverirler. ve ilk sırada ki önemli gerekçe güzellik ve ahlak olmuş olur...

Bu yanılsamaların sonuçları malüm... ohoooo hatta tezler yazılır bunların sonuçları için. Kezbanlarımıza dönecek olursak; kadının aşık oldukları bir olgu olan güç devreye girer. yaşamında ki ilk aşkı baba ile yaşayan kızımız kendisini onun gibi koruyup kollayacak, her kötüden onu saklayacak kendisinin sığınacağı liman olacağı, yaptığı her harcamaya boyun eğen ve kız harcadıkça mutlu olan, hiç sormadan kendisine para veren, onu dinleyen hatta dinlemeyi seven bir adam arayışına girer.

Kezbanlarımız kendilerine bakmadan zengin koca, mevki sahibi bir çalışan, bir sürü bir sürü para kazanan ve bu parası hem düzenli hem garanti olan, evi arabası olan, kızımıza her istediğini giymesine, istediği yere gitmesine karışmayan ama kendi her bişeyini rapor eden, onu şımartan, nazını kaprisini çeken, sürprizlere boğan, sevgi sözcüklerini günbegün havalarda uçuşturan erkek derdine düşer...

Yakinen tanıdığım Kezbanların allahı olabilecek kapasitede birinin kriterlerini tam olarak yazayımda rahatlayım daha iyi olacak;
mevki sahibi
çok iyi parası olan
yazlık ve kışlığı olan
arabası olan evlenir evlenmez karısına da araba alacak olan
evin her türlü masrafını erkeğin göreceği
yılda dört kez tatile götürecek on iki kez kaçamak yapacak olan
her istediğini giymesine izin veren ama giydiğinde kıskanan (burada ki mantığı allah rızası için biri açıklasın)
kendisini aşk sarhoşu edecek
diğer blaları yazmayım eniyisi anlayan anladı... bir de şu yukarıda ki özellikleri barındıran "salak" bir tanıdığınız varsa dönüş yaparsanız ben kız tarafından siz erkek tarafından sevaba gireriz inşallah yapalım be şunların işini

2 Ocak 2013 Çarşamba

Nasıl Kaçmalı (O Çocuğa Mektup)


kaçmak lazım çocuk, uzak bir yere! öyle kaçmak lazım ki, teknolojinin olmadığı kimsenin dil bilmediği köyler bulup kaçmak lazım

ve yinede kaçmak lazım çocuk; kurtla kuşların dans ettiği, kurt uğultularının deliye döndürdüğü dağ başları bulup kaçmak lazım çocuk!!!


inatla diyorum; inan kaçmak lazım çocuk! valizine hiçbir anı biriktirmeden, arkana son kez olsun bakmadan tozu dumana katarcasına kaçmalı

8 Aralık 2012 Cumartesi

Salonda-Mutfakta-Yatakta Nerede Bu "Kadın"?

kadınlık olgusundan anladığı cinsel bir takım temalar olan kadınlar ciddi bir karmaşa yaşıyor sonra ceremesini hemcinslerine çektiriyor pes!

Son birkaç yıldır kadınların "kadın" kavramına ilişkin tanımları, duruşları ve yaklaşımları farkında olarak yahut olmayarak bir şekilde dikkatimi çekiyor. Çocukluğumdan daha doğrusu ortaokuldan beri kadın kelimesini cinsiyet manasından çok uzakta anlamlandırdığımı ve bu yönden kullandığımı fark ettim. Geçenlerde bir anket vardı cinsiyet soruluyor arkada ki arkadaşların birbirine sorusuna tanık oldum "sen cinsiyete kız mı yazacaksın, bayan mı" yahu kadın-kız-bayan senin için ne mana ifade ve niçin rahatsız ediyor hiç düşündü mü diye sorasım geldi baktım konu uzayacak sustum.

Gel gör ki inkar edemeyeceğimiz bir gerçek var; kadın olmak bekaretle doğrudan ilişkili bir tanım-kavram olarak kullanılıyor. Bana gelince yok efendim böyle bir durum. Asıl karın ağrıma dönecek olursam ki bunu sırf seni sıkmak istemediğim için yapıyorum:

hatunun biriyle tanışıyorum yaklaşık bir yıldır adı ananas. bakımlı bakımlı hani maaşını kuaföre yediriyor desem atmış olmayacağım üstüne yemin etsem başım ağrımayacak her neyse yazın plaja gittik plajda ki hatunları eleştirdi "şunlara bak kadınlıktan dişilikten anlamıyor" hatta bazen erkek arkadaşlarla bir yerlere gittiğimizde ne hikmetse ananas'la muhabbet bir şekilde kadın-erkek ilişkisine bodoslama dalmış oluyor. "sen kadın görmemişsin oğlum", "benim gibi kadını buldunuz..." vb vb vb eeee hatunum sonra lan daha kadın kelimesini tanımlayamıyorsun üzerinde iki dakika zahmet edip düşünmemişsin zira kadınlık sadece bacaklarının arasında, kafatasının dışını süslemekten içine vakit ayıramamışsın kadınlıktan bahsediyorsun. Gündüz öğle yemeğindeydik dayanamadım ağzımdan kaçırdım; "hani salonda hanımefendi, mutfakta aşçı, yatakta orospu var ya he işte bunun manası sandığımızdan daha zahmetli daha özverili daha sorumluluk yükleyici sence irdelesek ne çıkar?"

ananas la hadi kalk hepimize bir iyilik yap varlık sebebini düşün söz kanaat kullanıp yüz vereceğim... yeter ki artık şu beyin masturbasyonunu yaparken bizi rahat bırak

6 Temmuz 2012 Cuma

Maydanoz İyidir Bir de Kene Gibi Yapışmasa

bazen korkakça kaçmak değil sadece  huzurdur 
Yine Maydanoz'layım. Onunla yatıp Onunla kalktığım bir sabahı daha mide ağrısıyla karşılamış olmanın tarifsiz  hüznü, şaşkınlığı ve salaklığı içinde debeleniyorum. İçimde  Ona karşı olan herşeyi silmeye çalışıyorum, yaşanmışlıkları ve hissettirtirdiklerini yanlış anlamalara yorumlamaya çalışıyorum. Tam evet başardım derken yeni bir bomba patlatıyor. Susuyorum anlamamış gibi yapıyor veya sen çocuksun olur öyle şeyler  gibilerinden bakış atıyorum hiç olmadı kiminde benim için mühim değil imajı vermeye çalışıyorum... Ne zavallılık Allah'ım bu böyle! Gün geçmiyor ki yeni bir bomba patlatmasın gece hep kendimle uğraşıyorum yatakta... Yine o ip sahnesi, nefes almadığımı hatta nefes almadığım için kendimi çok iyi hissettiğimi, huzurla dolduğumu hissediyorum.

Kalbini kırmak istemiyorum. Her zaman yüz yüze bakıyoruz. Hayır özünde de cidden öyle iyi biri ki şu salaklıklarını, hadsizliklerini terbiyesizliklerini yalnız benimle yaşıyor diye düşünüyorum. Aslında bu düşünce hasıl olunca da Onun kötü bir insan olmadığına inanarak sevmeyi yeğliyorum lakin bu da kısa sürüyor. Hatta daha kötü oluyor. Kin doluyorum o vakit zira Maydanoza karşı...

Kimi gün ölçüyor, tartıyor, konuşmamı hazırlıyorum Ama konu açılınca lal kesiliyorum. söyleyemiyorum hiç bir şey. Bunu ailemden biri yapsa şimdiye hastanelik olmuştu. Bu gerçeği hatırlamak hem fiziksel-ruhsal hem de zihinsel olarak beni benden alıyor. Bu aralar saçım hep elektirikli meğer bu sebepleymiş yeni öğrendim. Ben onun için onlarca plan yapmıştım hiç birini tabiki gerçekleştiremiyoruz. Ama bu yaşananlardan sonra bir daha ben bir hafta ki ben olarak karşısına çık(A)mayacağımdan adım gibi eminim. İçimden "sende yaşarsan" derken yakalıyorum kendimi. Bu da bedduaya giriyor utanıyorum kızıyorum kendime. Analayacağın her bir yanı boklu değnek.... Kene oldu yapıştı çıkarmanın mümkünatı yok! Geçmiş olsun emelb.!!!

5 Temmuz 2012 Perşembe

Ufalan-Kaybol-İçerle-Ağlama-Kork-SUS

Yazıyorum-çiziyorum sonra siliyorum... Bunalıyorum bu uyuşuk koşuşturma içinde sil baştan tekrar yazmaya başlıyorum. İçinde volkanlar patlarken insan, kalbi gümbede güm güm atarken gebertecek kadar hızla ve manasızca içinde ki kavgalara tanık olan insanın yine içinde defalarca başkalarıyla kavgasını seyrediyorum. Üzgünüm evet ama en çok kızgınım, kırgınım... Neyi nedeni nasılı yok olmamalıda zaten biliyorum. Lakin söz geçiremiyorum. Ufalıyorum kendi kendime un ufak olup kaybolasım geliyor ve yine her gece aynı manzarayla kapatıyorum gözlerimi... Ah Allah'ım nasılda huzura erdiriyor insanı1koca ağacın tepesine asılı  uzaktan kendini seyredişi...

Çok sinirliyim kendimle kavga ediyorum kimseye bulaşamadığım ve asla beceremeyeceğim bulaşamamam sebebiyle. mide ve bağırsak ağrılarıyla uyanıyorum sabahları gün boyu hiç eksilmeden bekleyerek devam ediyor ağrılarım. Nedenini biliyorum en çokta buna içerliyorum yalan yok.

Sen yeter ki sus
Susuyorum... En çok konuşmam gereken yerde susuyorum. nasıl da can acıtıyor bu susmalar yaşamayan anlayamaz. Beynimi kemiriyor kelamlarım sabahtan başlayıp akşama kadar hatta yatana kadar beynimde konuşuyorum. Bu aralar genellikle kavga halinde buluyorum kelimelerimi, kiminde ise, laf anlatmaya çalışıyorum yaşamımda ki insanlara tek tek. yıllardır yeryüzünü işgal edipte bir tek nezaket, bir tek yaşam katamamışlara...He ara ara sorularla boğuşmaya çalıştığımı fark ediyorum. Misal; bir insanın telefonu niçin başkalarınca karıştırılır, başkaları yanıtlar? Veya başkalarının yatak odasına hurra girmek nasıl mümkündür? Özel yaşam denen kavramdan bu kadar yoksun olunması nasıl mümkün olur? Dedim ya sadece kendime soruyorum, kendimle kavga ediyorum, kendime anlatıyorum. Bundandır tek yanıtlayan, tek yorumlayan ve dinleyen yine kendim oluyor. Beynim şişmiş halde gece yatağa giriyorum. Sabah yine mide bağırsak savaşlarına gireceğimi bile bile!!! O kadar konuşma boşuna oluyor yani zira benden başkası duymuyorum ben sadece susuyorum.

Ağlamak ne büyük nimettir. Ulu orta her yerde ağlayanlara gıpta ediyorum. ağlayamıyorum! Her şeyi hazırlıyorum oysa, ortam ağlamak için ama o esnada biri geliveriyor, bir şey oluyor yahut telefondakine teselli zorunluluğu doğuyor. Olmuyor anlayacağın hep bir bahane çıkıyor şu zıkkım olası gözümden yaş akmıyor.

Korkuyorum. Sonu gördüğüm için, sustuğum için, daha önce koşmam gereken yerlere yürüdüğüm için, durmam gerekirken devam ettiğim için... Sorularımı aktaramadığım için çok korkuyorum.

Yalnızlık tek başına olmayı seçen insan için ne güzeldir. Ne büyük nimettir. Oysa gel de onlarca insan içinde  yapayalnız olana anlat bunu! Diğerlerini dinlemek, Şakalarına gülmek, hüzünlerine omuz olmak veya ağlamak.... Anlatamamak, hoş aslında galiba dinlemiyoruz dinliyormuş gibi yapıyoruz o kadar. "mış gibi yaşamlar" bizimkisi... eğlen, mutlu ol, güzel konuş, iyi dinleyici ol, arkadaş, eş, dost, sevgili, kardeş, anne-baba, evlat ol... Ama illede ol. Nasıl olduğu mühim değil. Zaten mühim olan sen değilsin ki! Mühim olan Ayşe Hanım ile Ahmet Bey! Gerisini boşver kendini boşver!

Ağla, hüzünlen, geber, acı çek... Ama kimseler görmesin. Hiç kimseye hissettirme, Yemek yeme mesala insanlara iki kilo fazlam var de savuştur başından kimse içini deşmez. Ama sen ev al, araba al, eşya al, pahalı mücevherler ol asıl sorun onlar herkes didiklesin, sende anlat, anlattıkça egon tavan yapsın gerindikçe gerin!!! Herşeyin "mış gibi" nasıl olsa sende sahtesin yaşamında, hava attıklarında, ezildiklerinde!!! İşte olay burada patlayıveriyor zaten. Madem diyorsun yalanın figüranlarıyız, tahtadan bacaklarımız toprağın dibini boylayacak iki dakika kusayım herşeyi.... Ama olmuyor işte, kusmuğun hep içinde birikiyor, seni toprağa götürene kadar....


2 Temmuz 2012 Pazartesi

Kendimden Çaldım

İçimde pis, eğreti, ağrıdan geberten bir zehir var... Öyle ki, mideme kocaman bir kaya koymuşlar.Bu kaya zehirli bir gök taşı mesela yahut başka bir şey ama denek var ortada o denek ise benim karnımın içi. haberim yok nasıl koydular, nerede, neyle koydular bu koca zehirli taşı... O kadar sancı veriyor o kadar kocaman bir yuvarlak oluşturuyor ki içimde kaburgalarım kırılıyor sanki basınçtan.

Şu zehiri kusmak için neler vermezdim. biliyorum rengini falan... Böyle yeşil, çok koyu bir sıvı!!! soğuktan buharlaşmış bir cam olsun istiyorum en az üç metre karelik bir cam. Kış olsun donarken o camın karşısına geçip ağzım kapalı, bedenim titremekten gebermek üzereyken bir anda cama bir güzel kusuvereyim. o sözümona temiz temiz cam bir anda benim zehirimle "kirleniversin"

Çok mu büyük bir istek bu yaşam için yaşamda ve yaşamın kendinden çaldıkları karşısında?

Bir kusabilsem her şey daha güzel olacak sanki, daha az acı çekeceğim, daha az duyarlı olacağım, daha dinleyip daha çok konuşacağım,... Bir kusabilsem daha az üzüleceğim, mutsuzluğuklarım, kıvrım kıvratan sancılarım bitecek, nefes almayı öğreneceğim. Adım gibi biliyorum mide kanserinden öleceğim. Bu sebeple tüm pisliğimi "nur-u pak - temizlere" bulaştırmadan gitmek istemiyorum. madem yaşam bir ölüm borçluyum kısaca madem gebermek için geldim geberirken acı çekmek istemiyorum...

Aynı şu o an karesinde olduğu gibi bir yaşamda yapacak kaç işin olur?

24 Haziran 2012 Pazar

Piçliğin Varoluşu (1)

Dört duvarı kalabalık küçük minik bir odanın içinde sıcakla debeleniyorum. Gerçeği düşlerken bulunca salaklığıma gülesim geliyor; Gerçek dediğin düşlerin artığı değil midir diye sorarak... Ağaçlar köklerinden, gölge güneşten, buhar sudan kopuveriyor sanki bu aralar... Öylesine bir boşluk, öylesine hiç olmuşluk ve öylesine anlamsızlıkla debeleniyor kısaca yaşamda ne varsa.

Zıkkım ol diyorum kendime zıkkımlığında öyle boğul ki kör olsun bedenin, kulaklarından aksın zehrin... Mazoşist havalar değil bunlar yahut egoya hükmedememişliğin verdiği zavallılık hiç değil biliyorum. Bohem bir hava var suratıma çarpan nereden ve nasıl geldiğini anlayamadığım en kötüsü anlayamayacağım. Varlığıyla varlığımı mutlu edenleri hatırlıyorum kimi vakit, sonra bir boşvermişlik işgal ediyor içimde bir yerleri lan diyorum kendime her şey kabullensen de kabüllenmesen de karşılıklıdır. Sende varlığınla birilerinin varlığına dokunuverdin mutlu ettin o kadar varlığı? hep sonu soru işareti oluyor bu boşveriş, bu züğürt cümlenin sonu. Zira hep başkalarının gerekli zamanlar tümcesinde gerekli özne olmak çoğu vakit daraltıyor, kırıyor, kızdırıyor insanı... Bizzat biliyorum hatta daha fazlasını biliyorum; En çok kendine kızıyor, kırılıyor, kendini yuhalıyorsun bunları düşününce... Eğlencelerini dünyanın bilmem neresinde bilmem kimleriyle yapıpta seni yokluğa piç ettikleri zaman yani sen piç kaldığında neye güldüğünün neye ağladığının umurlarında değilken, yaşamın penisine dokundurulup tecavüze uğrayanların bir anda anası, bacısı, namusu, yareni, yoldaşı oluyorsun. Acıdır ki sen anlık piç olma seansını gönüllü bırakıyorsun. Yok yok bırakmıyorsun ara veriyorsun ara verdiğini bile bile. Zira biliyorsun bu tecavüz unutulacak hayır unutulmasa bile alışılacak, o denyolar yeni bir tecavüze uğrayana kadar sen baş tacı olacaksın sonra malum son, yenilerini senin yanında arayıp bulduklarında seni yeniden sokağa fırlatacaklar.

İçtiğin sigaralarının senin hesabını yaptığı bir muhasebe anında masanın en pis yere oturtulmayı beklemek ne zordur bilir misin sevgili kirli şarap? dokunma lan kalsın işte sahte boyunların altında kalan tek gerçek pislikler. Sen ağzına sıçıyım derken ağzına sıçılanlar hep seni ararken yanında sen aslında kendi ağzına sıçmakla meşgulken sifonu çekmek aklına bile gelmeyecek hey haytttt! Peki hadi söyle piç mi ahlaklı piçi piç eden mi? hadi söyle yiyorsa kim daha dürüst? söyle ki kör olası vicdanın yanına geliversin

Öyle çok zırvalık biriktiriyorsun kullanıldığını bildiğin zamanlarda en çok bu acizliğin kahrediyor seni bunu da bil

17 Mayıs 2012 Perşembe

APA6 laştıramadıklarınızdan(IM)!!!

Sinirimin zıvanadan çıktığı bir günün zirvesindeyim. Hayır sinirlerde zırvalıklarda aynı gün içinde böyle everest yapınca insan nerede olur onu da bilmiyorum aslında...

Neresinden tutarsan tut elinde kalan bir eğitimin sistem(sizliği)nin içinde debelenen biz zavallılar ne yapmalı, nasıl yapmalı etmeli onu da bilmiyorum... Bilmediğim o kadar çok şey var ki, farz-ı misal bunlardan biri zıkkımın dibi olası APA6 ne cenabet bir şeyse hakkında hatmettiğim kitaplarda da bir mutabakata varılmışlığı yok. Her okul ne okulu ya! geçtim okulu, her hoca farklı bir sistemle APA6'yı anlatma derdine düşünce ağzının payını alıyorsun.

bir kaç ay oluyor, güya  araştırmaya bilimsel makale incelemeye meraklıyım acayip bir hevesle ve acayip bir "hava" ile şu dersi almaya başlayalı... Allahım ne enayi biriyim ben ne kadar heveslendimdi şu dersin ilk günü tam benlik bir ders çıktı karşıma diye nasılda aldım ağzımın payını? gerçi daha öncede benzer durumu anatomi dersinde yaşamıştım. Anam bir heves bir hava bir cakas öyle böyle değil nasıl merakla bekliyorum anatomi dersinin günlerini tabii taaaaaa vizede anlamıştım aldığımın anatomi değil bildiğin Latince olduğunu e haliyle 38 alınca da bu anlayış anında taçlanıvermişti. Yenilen pehlivan nasıl ki güreşe doymaz yine yeniden güreş derdine düşer o misal bende "MAL" gibi halen anatomi dersi bekleyip duruyordum hatta mallığın bu kadarı olur dercesine hocaya inanıp gidip sistemlerin soyunu sopunu öğrendimdi de finalde mallağımın taçlandığını anladımdı. Zira yine Latince karşımdaydı. Ulan beni ne alakadar ediyor damağın üstünde ki ince çizginin adı??? sen bana onun işlevini sorsan daha hayırlı olmaz mı? E demek ki kişiden kişiye değişiyor. Zaten eğitim dediğimiz "istendik" davranış değil mi? O halde bu istendik davranış öğrenene yani eğitim alana göre istendik değil de, eğitimi verenin istendiği oluyor bana göre. Ama halen anlayamadığım yahut anlamlandıramadığım sen eğitimi verensen yani istendik davranışı senin istediğin şekilde alacaksam ve sen bana latince öğretme derdindeysen neden ve hangi akla hizmeten latince değilde gidip sistemleri anlatıyorsun???? Sorarım sana eyyyyyyy şanı büyük eğitmen...

Neyse işte konumuz anatomi değildi. şu Araştırma teknikleriydi. Şimdi efendim cidden severim ders kitabı haricinde alanla ilgisi olan olmayan ne kadar çalışma varsa takip etmeyi, araştırmayı. Bu ders karşıma ilk çıktığında da bu sebeple çok sevindim tam benlik dedim. Ama yine feleğin kör "salihliği" tuttu. bir cenabetliktir aldı başını gitti. Yahu bu kadar mı olur arkadaş? Biz bu derse başladık ilk golü hocadan yana yedim "hiper fobik" olduğum için derslikte öyle her önüme gelen yere oturup taht kuramam bu sebeple hocaların yüksek sesle konuşanı makbuldür benim için bir de derste interaktif bir ortamın olması çok çok ama çok iyidir bendeniz için. Dedim ya golü yedim diye hocanın sesi inanılmaz kısık, benim salak fobiler, işitme ve görme zorluğu çekişim, üstüne 70 kişiye yakın sınıf mevcuduyla görüş ve emirlerine hazır gibi olunan gel gör ki asla hazır olunamayan bir ortam yarabbi tam bir işkence.... Biz güya teori alıyoruz deneye bunun uygulamasını yapacağız o da ne neyin ne olduğunu anlayamadan araştırma öneri içine girdik yine çok sevindim. Tabii adımız emel illa aksilik gelecek ya ikinci gol ağlarda.... Ne o benim araştırma ile ilgili kitaplarım kayıp çoğunu memlekette bırakmışım neyse netten işimi görürüm dedim mal bilgisayarın hart diskinin yanacağı tuttu. hayır bu geri zekalı bilgisayar Hz. İsa ile yaşıt olduğundan şarj almıyor paso elektrikle çalışır elektrik kesikse bilgisayarda kesiktir bende. Al sana bir gol daha o kadar ki Fenerbahçe Galatasaray maçının 6-0'lık skorunu mumla arıyorum. Derken kaynak yazımında sorun yaşıyorum kaç kitap taradımsa bu konuda bile mi mutabık olunamaz yine goooooooolllllllll!!! Hayır şu küçük beynimin almadığı bir konu daha var biz öneri veriyoruz niçin her cümleye kaynak göstermek gerekiyor bu soruyu 50 alınca sormayı akıl edebildim ayrı mesele... Dedim ya Galatasaray Fenerbahçe yarabbi ben şu an Türk Milli Takımı'nın 8-0 mağlup olduğu günleri yaşıyorum 2012'nin derbisi kupası da neymiş? Peh!!!

Yani sözün özü, en seveceğimi sandığım dersten 50 alma "başarısı"  insanı nelere mahkum bırakıyor bunu anlamanın siniri vesselam şu an yaşadığım. Bakalım bunlar daha başlangıç kim bilir neler göreceğiz???





30 Nisan 2012 Pazartesi

Ben Bir Oyun Gördüm Oyun İçinde

Sen çocukken ya da ergenliğe girdiğinde hiç tiyatroya gittin mi?
Ben hiç tiyatroya gitmedim hep tiyatrolar bize geldi.

İstanbul'un İstanbul'dan uzak bir köyünde yaşıyorduk. Kızlar tek başına 20 kilometre öteye bile gidemezdi en azından bizim yaşımızdakiler. Bu sebeple ara ara okula, sahilin karşısında ki düğün salonu görünümlü tam olarak ne olduğunu halen bilemediğimiz yere veya daha sonraları kültür merkezi niyetine kurulan yahut adından dolayı bize öyle gelen binaya tiyatro oyunları gelmiş ve gidip seyretmişliğimiz vardır. Böylece tiyatro ile tanışmışızdır. Ama en çok, lisedeyken sosyal bilimler bölümünde okumam tiyatro metinleri, daha doğrusu tiyatro ile ilgili bilgiye sahip olmamı sağlamıştır.

Zaman geçti, büyüdüm yahut büyüdüğümü sandım, köprüler gördüm ve köprülerin altından nice suların aktığına tanıklık ettim. Evden uçunca kuş misali, oyunlara filmlere gitmeye başladım hatta öyle ki ilk başlarda kendimi pek önemli bir şahsiyet gibi hissederdim o tiyatro salonlarında. O dönem İstanbul'da yaşıyor olmanın kendimce en iyi nimetlerinden faydalandım yani.  E tabi o zamanlar çalışıyoruz ya hafta sonu sinemaymış, konsermiş tiyatroymuş nereye olursa olsun gitmek kolay. Özel tiyatro, şehir tiyatrosu fark etmiyor. Fark ettiğimde zaten işi bırakıp okula başladığım zamanlardı ki, bunda en büyük paya sahip kişi drama hocam sevgili Burcu Salihoğlu'nun "dayatma" ile de olsa emeği büyüktür. Dayatma diyorum zira, kıskanç ve açgözlü akrabalara rağmen işten çıkıp daha doğrusu işsiz kalıp vakıf üniversitesine gitme aptallığında bulunmuşum. Ev kirası, faturalar ay sonu ödenmesi gereken okulun taksitleri....
 Böyle bir dönemde yani beş kuruşsuz olduğum bir dönemde Burcu Hoca ödev verdi ama şart koştu illede şehir tiyatrosuna gideceksiniz diye... Oyunu seyredip notlar alacak değerlendirme vb yapacak sonrada bizde bıraktığı bir nevi subjektir değerlendirmeyi yapacaktık. Ödev güzeldi güzel olmasına da arkadaş bende yol parası bile yoktu. Neyse ki, şansım açıldı bir şekilde oyuna gittim. İlk başta hocanın arkasından konuşmuştuk bazı arkadaşlar özel tiyatrolara gidiyorlardı ve seyrettikleri o oyunlardan birini ödev olarak sunmak istiyordu, kimi de benimle benzer durumdaydı tabii biz sesimizi çıkarmıyorduk. aramızdan birinin tecavüz kaçınılmazsa dediğini hatırlıyorum. (bu arada bu cümlenin manasını halen daha çözemedim hangi tecavüzcü coşkun zihniyetli üretti hadi üretilmiş kadınlar ne demeye kullanıyor anlamıyorum) ortak fikrimiz hocaya çamur atmak oldu: tabii kendisi şehir tiyatrolarında oynamış ya torpil yapıyor!!! Hay zihniyetime, daha da hay olur olmadık açılan çenemin o gün mal gibi kapanmasına küseyim öylece baktım konuşmalara. Aman efendim neyse öyle ya da böyle gittimdi hatta o oyun Kırmızı Pazartesi idi. O günden sonra şehir tiyatroları bi büyüdü, bi kutsandı gönlümde ve zihnimde anlatamam. gerçi sonradan Okan Bayülgen kanal d'de iken programına telefonla bağlanıp böyle benim gibi atıp tutan birine kızmıştı: "sen hiç öğrenciyim param yok oyunu seyretmeye geldim dedinde özel tiyatronun kapısından kovuldun mu?" diye. böylece kıt kanaat oyun çıkarmaya çalışan özel tiyatrolarında zaman zaman tölerans gösterebildiğini öğrenmiş oldumdu. Bu arada bunu öğrendiğimde yaşım 26 veya 27 idi. Kendimden utanayım mı, kızayım mı, şu anki halimi riyakarlık olarak mı değerlendireyim bilmiyorum. Ama ben bu gerçeği bir kaç yıl önce öğrendim. İşte o Kırmızı Pazartesi miladım oldu diyebilirim. O günden sonra da daha önce Sen Riyakar Seyirci Ben Hırsız başlığı altında yazdığım gibi pek çok yolu kullanarak oyunlara gittim. Ve şimdi birileri çıktı daldan düşer gibi, git gardaş diyor sanata, sanatçıya ve seyirciye...

Ha şimdi bana diyeceksin ki ne güzel gidiyorsun işte neyine laf ediyorsun?
Evet laf ediyorum zira önüme gelen oyuna gitme hakkım olsada insanların emeğine tecavüz etme hakkım yok!!!
Evet laf ediyorum zira özel tiyatroların önüne gelen parasız öğrenciye buyur gel deme gibi bir lüksü yok!!!
Evet laf ediyorum zira bu özel tiyatro şehir tiyatrosu düellosu değil!!!
Evet laf ediyorum zira biz bir halk kültüründen bahsediyoruz!!!
Evet laf ediyorum zira sanattan yoksun bir halk kendinden de yoksundur!!!
Evet laf ediyorum zira şu an Sinop'ta yaşıyorum 29 yıl sonra İstanbul dışında yaşamak farklı kültürel değerlerin ulaşılabilirliğinin değerini insanın suratına yumruk atarak öğretiyor!!!
Evet laf ediyorum zira halen işsiz bir öğrenciyim!!!
Evet laf ediyorum zira sanatçıya "sen kim oluyorsun" diyen bir ahlaki zihniyete sahip değilim!!!
Evet laf ediyorum zira apolitiğim. sanatın siyasetçinin kötü kullanım için hazırlanmış malzemesi olamayacak kadar değerli olduğunu inanıyorum!!!
Evet laf ediyorum zira bu ülkede tiyatro sahnesine çıkabilmek için ailesince reddedilmiş bir kadının yaşamış olduğunu biliyorum!!!
Evet laf ediyorum zira tiyatro seyretmeye hakkım olduğunu biliyorum!!!
Evet laf ediyorum zira tiyatro seyretme hakkımın elimden alınmasına tahammül edemiyorum!!!
Evet laf ediyorum zira ben SEYİRCİYİM
Evet laf ediyorum zira........
Daha bir çok neden yüzünden laf ediyorum. cebimdeki 12 lira özel tiyatroya yetmediği ve kendime acıyarak salından çıkmak zorunda kaldığım için laf ediyorum. ve bunun için özel tiyatrolara kızmanın manasızlığını ve mantıksızlığını bildiğim için laf ediyorum!!!

Özür dilerim şu an çok üzgünüm, çok çaresiz ve çok öfkeliyim çünkü,  sanki bedenimden çocuğumu koparıyorlar o kadar kanatıyor o kadar hırpalıyor o kadar üzüyorlar... Ben bu satırları yazarken bir saattir tarih 1 mayıs'ı gösteriyor bu sebeple   #sehirtiyatrolariyokdilemez demenin gerekliliğine inanıyorum 

27 Nisan 2012 Cuma

Gitmeleri Düşündüm Sonra

Her gelen gitti öyle ya da böyle
Her gelenden gittim öyle ya da böyle
Ama görünen o ki çok fazla izin verdim gitmelere hem de gelmelerden daha çok... Daha salakça ve fütursuzca... Besmelesiz bir kapı çarpma yaşadı her seferinde zihnim kendiliğinden ve en başta sonra yaptı bedenim tüm hoyratlığıyla eylemlerini. Öyle bomboş öyle dangalak öyle abuk ve bir hepsinin toplamı kadar hızlı, atik kırıcı...

Gidenleri düşündüm az evvel, kayıpları, sormadan, izin almadan, bir çırpıda aniden yaşamımdan gidenleri. Ve zaten gidecekleri daha ilk merhabada aleni belli olanları. Bedenim yanındayken ruhumun - zihnimin dünyanın her bi yanını devr-i alem ettiklerini ve daha nicelerini.... İlk ayrılığı sanırım 4 yaşında yaşamıştım. 14-15 yaşlarında osman'ın annesi ölmüştü. Havanın rengi griydi ve çok rüzgarlı bir gündü neyin nesiyse ortalık inanılmaz sessizdi diye hatırlıyorum bu gün kimse yokmuş lan cenazede bunların kimsesi o zamanlarda mı yoktu dediğim cenazenin kalabalığını hatırlıyorum bir de Osman'nın tek başına o meşhur gri ceketle yolda yürürken annemle karşılaşmamızı. Annem gel bize gidelim demişti hiç ses etmedi boynunu yere eğdi yürüdü.Ogünden sonra hep gri bir ceketle yürüdü durmadan yürüdü. Bıyıkları ve sakalı oldu. güneş yanığı bir teni kilosu ve boyu oldu gri ceketi darlaştı günün birinde ceketini değiştirdi ama hep yürüdü son 6-7 yıldır hiç görmedim söylentiye göre karlı bir gün belediye görevlileri götürmüş. Nereye kime kimsenin haberi yok. Böyle bir kalabalığı annemin dayısı öldüğünde gördüm. karlı bir gündü Samsun'a götürmüşlerdi bizi teyzem ve yengemle bırakıp... Sonra yengemin babasını, komşunun annesi, arkadaşımın abisini, arkadaşımı. tek başlarına gördüğüm insanları bir avuç insan yolcu ediyordu hep. her ölüm her ölen anne ve duyduğum bebek ölümleri beni annemden ve babamdan uzaklaştırdı. Diğerlerine yani annesi ve babası olmayanlara haksızlık ettiğim düşüncesi anne ve babadan uzak kalınca azalıyor sanırdım. Lisedeyken bir arkadaşım oldu annesi ölmüştü benden başka bilen yoktu. Oyılın anneler günü kızın o halini görünce ilk kez söz verdim bir daha anneler günü kutlamayacağım diye halende kutlamam.

arkadaşlar, sevgililer, dostlar, komşular kimler girmedi ki ucundan bucağından kaç kişi doldurmadı ki zihnimi kimbilir kaç kişinin zihnini meşgul ettim. Sanırım en çok eşyalarla konuştum her taşındığım evde eski duvarlara, fayanslara ihanet ettiğimi hissettim özür diledim garip bir şizofrenlikle kiminde duvarın boyası, kiminde kalebodurun rengi kiminde evin tamamının arkadaşı sırdaşı oluverdim. her ayrılışımda son kez kapıya gelip içimden vedalaştım aynı şizofren salaklıkla...

Her ayrılık, her ölüm, her taşınma yeni kararlar verdirdi. eski k0omşulara, eski tanıdıklara, eski arkadaşlara, eski öğretmenlere daha vefalı davranma kararları... Yeni komşuların, yeni tanıdıkların, yeni arkadaşların, yeni öğretmenlerin yeni ne varsa yani hepsinin, kıymetini daha iyi bilmeyi, hepsinde ve hepimizde yeni evrakalar yaratmayı, her insanın bir evren olduğu gerçeğinden faydalanmayı öğretti. Bu öğrenişler hep sona yakınken- yaklaşmışken oluverdi. Ayrılık gelip çetmışken arttı da arttı şu zıkkımın dibi hissler ve kararlar yeni yerlere yeni insanlara alışmak yeni evrenler yaratmak hep başka baharlara kaldı. ya da başka baharlar gizli özne oluverdi.

Aman ne bileyim işte bunları düşünüyorum ya acaba diyorum yine mi bir gitmeler kapıda? var var birşeylere zil çalıyor sanki ya dur hadi hayırlısı...

Güle güle

4 Nisan 2012 Çarşamba

Taksitgen Yaşamlar

Geçenlerde bir beyaz eşya mağazasına gittim öyle saf saf eşyalara bakarken nereden aklıma geldiyse kredi kartı kullanmayanlara da taksit yapıyor musunuz? diyiverdim. Adam suratıma manasızca baktıktan birkaç saniye sonra "yok abla sadece kredi kartı" dedi. nereye gitsem sigaraya bile bilmem ne kadar taksit yapacakları potansiyelini hunharca sergileyen esnaf milleti birazda kendilerini garantiye almak için olsa gerek kredi kartın yoksa nefes alman günahtır diyip bir de cama tabelasını asacak o derece yani!!! gıcıklık o ya bu ara sırf bu sebeple kuruyemişçiye bile gitsem kendisine sahip olmadığım halde kart muhabbetine girmeye başladım.

bu hadisenin akabinde Dünya Tiyatrolar Günü münasebetiyle Nedim Saban'ın kendi bloğunda ki yazısına takıldı gözüm; 12 Taksitte Tiyatro Günü Yazısı ... yazıyı okudukça papatya tarlasında kırmızı gelincik bulmuş gibi oluyordum zira, bu kadar olur, cuk oturdu gibi kelamlar ettiğimin farkındaydım.

Aslında demem o ki; yediğimiz yiyecekler, içtiğimiz içecekler, kullandığımız eşyalar, kıyafetler, arabamızda ki benzin o-bu-şu ne varsa yaşamda yaşama dair öyle ya da en az bir adet kart yüzü görmüş dahası kart vesilesi ile sahip olunmuş aslına bakarsan kartsız bir hiç olan ve kartın borcu ay sonu bankaya ödenmeden asla senin olmayan belkide çoktan sindirim sistemine devrettiğin ne varsa hiçbiri senin değil!!! Senin olmayan ve üstüne üstlük yıl sonu bilmem ne kadar "kart parası" ödediğin o dikdörtgene ait.

bir kredi kartına taksit klasiği
2008'den beri kart kullanmıyorum. 2008'den beri cüzdanımda lidyalılar eseri olmadan ekmek dahi alamıyorum. Pek hoşlanmadığım ve ölümüne bir korkuya sebep olan taksitlendirme işlemini nadiren olsa yapmışlığım vardır. O dönemlerde senet imzalardık hatta senete bile gerek duymayan yerler vardı. Mobilya, beyaz eşya gibi gereçler böylece temin edilmiş olurdu. Senin "sana ait olmayan paranın" limiti sorgulanmazdı, bunun karşılığında senden güvenlik gerekçesiyle şifre yahut imza isteyen olmazdı. hatta bazen sadece sözün kafi gelirdi. Ha tamam zaman değişti, gereksiz bir eskiye özlemin hatta yaşamı zorlaştıran durumların anılmasına gerek yok amenna... gelgör ki Sen gidip markete sigarayı bile o salak küçük dikdörtgenle, bilmem ne kadar takside alıyorsan hatta o sigaraya ulaşma imkanın bazen sırf bu yöntem oluyorsa o zaman ciddi bir değişim var demektir.

Taksitle Kiralık Yaşamlar

Seviyoruz, aşık oluyoruz, tapıyoruz... Yahut hiçbir şey yapmıyoruz. Yalnızca medet umuyoruz, ölümüne kıskanıyoruz, cebelleşiyoruz özeniyoruz.... onu ediyoruz bunu ediyoruz. Birşeyleri doyurmaya çalışıyoruz da neyi doyurma derdine düştüğümüzü bilmiyoruz.
Sevgiliye, taksitle bir buket çiçek
Anneye-babaya, taksitle bir çorap
Arkadaşa, taksitle bir hamburger
Değer verdiklerimize, taksitle minik bir hediye
Evlenmek, taksitle
Ayrılmak, taksitle
Çocuğumuza, taksitle bayramlık, okul üniforması
Evimiz taksit, evin içindekiler taksit
Okuduğumuz kitap, tasit
ayağındaki çorap, kıçındaki don taksit
Faturalar bile taksit
Yediğimiz yemek taksit, yanında su bile taksit
Arabana benzin taksit
Doğduğunda hastane masrafı taksit, öldüğünde toprak taksit
Kısaca güzel insan, geçti o bedava yaşıyoruz devirleri... Devir taksit devri. Haa o da kredi kartın varsa.... Okartı uzat bilmem ne kadar taksite böldür, ay sonu ekstreyi elin titreyerek incele, önceleri bankanın "kıymetli" müşterisi ol, birkaç ay ödeme "sayın" müşteri kıvamına gel hatta dava dava mahkemelerde sürün ve akabinde "bu yaşam benim" De.. Afedersin sen hangi yaşamdan bahsediyorsun? Yaşamının olduğuna inancın nereden geliyor? bu güvenin sebebi ne? Sen aldığın donun bile parasının bilmem kaçıncı taksidini ıkına ıkına ay sonu ancak ödeyebilirken gerçekten bir yaşamın olduğunu mu sanıyorsun?